BİZİM OLAN, AMA BİZE UZAK

Kadim şehirlerde, kadim halklarla birlikte olmak. Fotoğraf makinesini boynunuza asarsınız, günlük sırt çantanızı sırtınıza takarsınız ve şehri yürüyerek keşfetmeye başlarsınız. İşte bu, benim için tarifsiz bir keyiftir.

Abone Ol

Sadece şehirde yaşayan insanlarla değil; o şehrin tarihiyle, sokaklarıyla, hanlarıyla, hamamlarıyla, bedestenleriyle, taş duvarlarıyla ve geçmişte burada yaşamış insanlarla da iletişim kurarsınız.

Bir esnafla sohbet eder, bir sıcak çayını içersiniz. O dükkânın birkaç yüz yıllık bir bedestenin içinde olduğunu bilmek bile insana başka bir duygu verir.

Efes'te, Bergama'da, Akropol'de dolaşırken binlerce yıl öncesine; Göbeklitepe'de ise on iki bin yıl öncesine uzanırsınız. Taşlara bakarken geçmişin insanlarını düşünürsünüz.

Ve bazen şöyle dersiniz:
“Bu şehir hâlâ geçmişiyle konuşuyor.”
Üstelik o kadim çarşılarda bugün hâlâ ticaret yapan insanlar vardır. Yüzyıllardır ayakta duran bir mekânda ticaret yapmanın insanda oluşturduğu aidiyet, meslek ahlakı ve esnaf kültürü size kendisini hissettirir.
Çünkü şehir sadece binalardan ibaret değildir.
Şehir, hafızadır. Şehir, kimliktir. Şehir, insandır.

Peki Rize?
Yıllardır fotoğraf makinemle, zaman zaman da cep telefonumla Rize sokaklarını dolaşırken hep bu kadim dokuyu aradım.
Gündoğdu'dan İslampaşa'ya, Portakallık'tan Müftü ve Gülbahar mahallelerine, oradan Fener'e kadar…
Daha 25-30 yıl önce iki, üç katlı; bahçeli, bahçelerinde meyva ağaçları, sarı-beyaz badanalı Rize evleri vardı.
Bugün onların önemli bir bölümü artık yok.
Onlar da şehrin sokaklarından silindi ve tarihin fotoğraflarına kaldı.
Hep birlikte, el birliğiyle, modern şehir kurma adına kendi şehir hafızamızı yok ettik anlasilan.
Alüminyum ve plastik kaplı cepheler…
Camla kaplanmış binalar…
Kopyala-yapıştır gibi, birbirinin aynısı yapılar…

Köşeleri keskin, kare veya dikdörtgenler den oluşan, bize ait ama aslında bize yabancı bir mimari ile bizden olmayan…
İşte tam burada insanın aklına şu soru geliyor:
“Bizim olan ama bize uzak” bir şehir, bize ne anlatıyor?
Aslında çok şey anlatıyor.
Bir bakıyorsunuz;
Şehrimiz bizim bizden değil.
Yaşamımız bizim bizden değil.
Komşumuz bizden bizden değil.
Arkadaşımız bizim bizden değil.
Ve bazen en acısı…
Çocuklarımız bizim çocuklarımız ama dünyaları bize ait değil.
Tıpkı şehirdeki yapı stoğumuz gibi…
Kendi toprağımızda, kendi geçmişimizden uzaklaşmışız.
Oysa biz yüzeysel, yapay ve kopyala-yapıştır bir şehir değiliz.

Belki, Efes kadar, Bergama kadar ya da Göbeklitepe kadar Mardin Urfa Diyarbakır hatta Sivas Amasya kadar dahi binlerce yıllık eserlerimiz yok.
Ama Rize'nin de küçümsenemeyecek bir geçmişi, kültürü, mimarisi ve şehir hafızası var.
Bu yüzden Sayın Belediye Başkanımız Rahmi Metin beye, şehrin tarihi dokusuna yönelik çalışmaları için teşekkür ediyorum.
Aynı şekilde, bu dokunun yaşatılması adına bir nebze de olsa katkı sunan Çay Çarşısı projesini icin Rize Ticaret Borsası bsk. Mehmet Erdoğan beye de teşekkür etmek gerekir.
Ancak bunlar yeterli değil.
Şehrimizde hâlâ geçmişten bize ulaşabilmiş, yüzlerce yıllık Rize geçmişinin hayat izlerini taşıyan birkaç konağımız ve mekânımız var.
Onların bir kısmı bugün çürümeye terk edilmiş durumda.
Ne olur, onları kaybetmeden sahip çıkalım.
Siyaset üstü bir mesele olarak…
Bürokrasinin, belediyelerin, kurumların ve bütün Rize'nin ortak sorumluluğu olarak…
Tarihi dokumuzu, eski konaklarımızı, kalan birkaç Rize evini yaşatalım.
Çünkü tarihi yaşatmak, sadece eski bir binayı ayakta tutmak değildir.

Kendimizi yaşatmaktır.
Kimliğimizi yaşatmaktır.
Çocuklarımıza “Biz kimiz?” sorusunun cevabını bırakmaktır.
Rize'nin yeniden kendi yüzüne kavuşmasını istiyorum.
Modernleşelim…
Ama kendimizden vazgeçmeden.
Yeni binalar yapalım…
Ama eskiyi yok ederek değil.
Şehrimizi büyütelim…
Ama hafızasını küçültmeden.
Çünkü bizim bir geçmişimiz var.
Ve o geçmiş bize şunu söylüyor:

“Ben buradayım.”
Yeter ki biz onu görebilelim.
Yeter ki ona sahip çıkalım.
Kadim şehir, kadim geçmiş…
Rize'nin geçmişini yeniden geleceğe taşıyalım.

Emin Kanbur / Araştırmacı – Yazar