Gerçekten görmeye başlamak dedim ya…

İnsan bazen en çok baktığı şeyi görmez. Her hafta aynı yüzler yan yana durur. Aynı insanlar aynı safta.

Abone Ol

Ama kimse kim olduğunu bilmez.
Ne iş yaptığını, neyle mücadele ettiğini, geceleri neyi düşünerek uyuduğunu…

Belki yanındaki adam borç içinde.
Belki arkandaki genç umutsuz.
Belki önündeki yaşlı günlerdir kimseyle konuşmamış.

Ama biz sadece namazın bitmesini bekliyoruz.

Dedim ki:

“Eğer bir cemaat birbirini tanımıyorsa,
orada saf vardır ama bağ yoktur.

Bağ yoksa dayanışma olmaz.
Dayanışma yoksa merhamet büyümez.”

Çünkü merhamet uzaktan olmaz.
Merhamet tanıyarak olur.
Merhamet, insanın hikâyesini bilince başlar.

Sonra şöyle düşündüm:

Eskiden mahalleler böyleydi.
Herkes birbirini tanırdı.
Bir dükkân kapanacak olsa mahalle ayağa kalkardı.
Bir genç işsiz kalsa biri kapı açardı.
Bir öğrenci sıkıntıya düşse herkes elini taşın altına koyardı.

Çünkü cami sadece namaz yeri değildi.
Mahallenin ruhuydu.

Ruh kaybolunca geriye sadece bina kalır.

Ama ruh geri gelebilir.

Dedim ki:

“Ruh, büyük planlarla gelmez.
Ruh küçük iyiliklerle geri döner.

Bir selamla.
Bir ziyaretle.
Bir paylaşmayla.”

Bir gün bir kişi başlatır.
Sonra iki kişi katılır.
Sonra üç kişi sahip çıkar.

Bir bakarsın ki mahalle yeniden birbirini tanımaya başlamış.

Ve işte o zaman şu cümle gerçek olur:

“Cami sadece Allah’ın evi değildir.
Cami, insanların birbirine emanet edildiği yerdir.”

Sonra içimden şu düşünce geçti:

Belki Allah bizi her cuma aynı safta
aynı insanların yanına bunun için koyuyor.

Belki tesadüf değil.

Belki yanındaki insan
senin imtihanındır.

Belki sen
onun duasısındır.

Ve belki de…

Bir gün biz bunu gerçekten anlarsak,
hutbeler değişmese bile
hayat değişir.