Dedim ki:
“Tarık’ı tanıyor musunuz?”
Kimse cevap vermedi.
Çünkü kimse kimseyi tanımıyordu.
Ama Tarık vardı…
Bir dükkânı vardı belki.
Belki borçları vardı.
Belki geceleri uyuyamıyordu.
Belki kimseye söyleyemediği bir derdi vardı.
Ama biz onunla her hafta omuz omuza duruyorduk.
Dedim ki:
“Tarık, bu mahallenin bir parçası.
Ama biz onu sadece bir ‘saf arkadaşı’ olarak biliyoruz.”
Oysa Tarık’ın hikâyesi vardı.
Tıpkı herkes gibi.
Belki bir gün Tarık dükkânını kapatacak.
Belki bir gün camiye gelmemeye başlayacak.
Ve biz sadece şunu diyeceğiz:
“Bir ara geliyordu, sonra kayboldu…”
İşte en büyük kayıp budur.
Bir insanın gözümüzün önünde kaybolması
ve bizim bunu fark etmememiz.
Sonra dedim ki:
“Bir gün biri çıkıp ‘Tarık nerede?’ diye sormalı.
Bir gün biri ‘Tarık’a gidelim’ demeli.
Bir gün biri ‘Tarık yalnız değil’ demeli.”
Çünkü mesele Tarık değil aslında.
Tarık bir isim.
Tarık bir örnek.
Tarık, hepimizin hayatındaki fark etmediğimiz insanlar.
Belki senin yanında duran.
Belki benim yanımda duran.
Ve belki de…
Bir gün biri bana soracak:
“Sen neredesin?”
Ve ben diyeceğim ki:
“Ben de Tarık’tım…
Ama kimse sormadı.”