Ve dedim ki: “Vicdan rahatsızsa hâlâ umut vardır

Çünkü en tehlikelisi susmak değil alışmaktır. Açlığa alışmak. Yoksulluğa alışmak. Yalnızlığa alışmak. Kepenk kapatan esnafa alışmak. Okulu bırakan gence alışmak

Abone Ol

Alıştığımız her şey normalleşir.
Normalleşen her şey görünmez olur.
Görünmez olan ise kimsenin meselesi olmaz.

Oysa din, bize en çok şunu öğretir:
Görmediğini görmeyi.
Duymadığını duymayı.
Söylenmeyeni fark etmeyi.

Dedim ki:
“Bir mahallede kimse ‘Benim haberim yoktu’ deme lüksüne sahip olmamalı.
Çünkü cami varsa haber vardır.
Cemaat varsa dayanışma vardır.
İman varsa sorumluluk vardır.”

Sonra bir adım daha ileri gittim:

“Belki de camiden beklediğimiz şeyi kendimiz yapmalıyız.
Belki bir dayanışma defteri açmalıyız.
Belki üç kişi bir araya gelip sessiz bir iyilik halkası kurmalıyız.
Belki hutbeyi beklemeden, kendimiz mahallemizin hutbesi olmalıyız.”

Çünkü hakikat şu:
Değişim yukarıdan inmeyebilir.
Ama aşağıdan başlayabilir.

Bir kişi başlatır.
Üç kişi sahip çıkar.
On kişi yayar.
Bir mahalle dönüşür.

Ve işte o zaman caminin duvarları konuşmaz belki,
ama içindeki insanlar konuşur.
Minareden çağrı yapılmaz belki,
ama kapılar çalınır.
Hutbe kısa olur belki,
ama hayat uzun bir iyiliğe dönüşür.

Son cümlem şuydu:

“Cami Allah’ın evidir deriz ya…
O evin kapısını açık tutmak sadece anahtarla olmaz.
Yüreği açık tutmakla olur.

Eğer yüreğimiz kapalıysa,
en büyük kapılar bile kimseyi içeri almaz.”

Ve şimdi mesele şu:

Saflar dağıldıktan sonra
kim, kimin yanında kalacak?

Cevap hutbede değil.
Cevap bizde.