İnsan neden güler? İlk bakışta basit görünen bu sorunun cevabı, beynimizin çalışma biçiminde gizlidir.
Psikoloji ve nörobilim alanındaki araştırmalar, mizahın çoğunlukla beklenti ile karşılaşılan sonuç arasındaki uyumsuzluktan doğduğunu ortaya koymaktadır. Beynimiz, yaşadığı deneyimlerden zihinsel kalıplar oluşturur. Olaylar bu kalıplara uygun geliştiğinde şaşırmayız. Ancak beklenmedik, sıra dışı ama kendi içinde anlamlı bir durumla karşılaştığımızda önce kısa süreli bir şaşkınlık yaşar, ardından bunun tehdit oluşturmadığını anladığında gülme tepkisi verir.
Belki de bu yüzden bazı yörelerin insanı bize daha fazla gülümsetir. Çünkü onların dünyaya bakış biçimi, alışılmış kalıpların biraz dışındadır.
Karadeniz insanı da çoğu zaman bu farklı bakış açısıyla dikkat çeker. Elbette her Karadenizli aynı değildir; tıpkı Anadolu'nun diğer bölgelerinde yaşayan insanların birbirinin aynısı olmadığı gibi. Ancak coğrafyanın, yaşam koşullarının ve kültürel birikimin insanın düşünme biçimini etkilediği de inkâr edilemez bir gerçektir.
Zorlu arazi yapısı, değişken iklim ve sınırlı yaşam alanları, Karadeniz insanını yüzyıllar boyunca pratik çözümler üretmeye yöneltmiştir. Bu nedenle bölgede, olaylara farklı açılardan bakabilen, hızlı çözüm geliştirebilen ve alışılmışın dışında düşünebilen insanlarla sıkça karşılaşırız.
Bunu anlatan güzel bir anekdot vardır. Kalabalık bir eve yemek davetine katılan Rizeli bir hemşehrimiz, çıkışta ayakkabıların birbirine karıştığını fark eder. Arar, bakar; ancak kendi ayakkabısını bir türlü bulamaz.
Bir an durur, sonra gülümseyerek kalabalığa seslenir:
— Arkadaşlar, ben ayakkabımı atacağım. Herkes kendi ayakkabısını alsın!
Bu söz üzerine herkes kendi ayakkabısını alır. Ortalık boşalınca onun ayakkabısı da kolayca ortaya çıkar. Bu küçük hikâye, bazen bir sorunu çözmenin en etkili yolunun doğrudan sorunla uğraşmak değil, sorunun oluştuğu düzeni değiştirmek olduğunu gösterir. Karadeniz insanına atfedilen pratik zekâ ve farklı düşünme biçiminin de güzel bir örneğidir.
İyidere'de denizi görmeyen bir köyün adının Denizgören olması bunun güzel bir örneğidir. Bu isim, coğrafi bir gerçeği değil, insanların dünyayı algılama biçimini yansıtır. Deniz görünmese de gönüllerde ve hayallerde hep vardır.
Kalkandere'de dağların arasında bulunan bir yerleşimin adının Düz Mahalle olması da aynı bakış açısının izlerini taşır. Dışarıdan bakıldığında çelişkili görünen bu isim, orada yaşayanlar için son derece doğal bir anlam taşır.
Çamlıhemşin yolunda karşınıza çıkan "X Lokantası 100 metre geridedir." tabelası ise Karadeniz insanının farklı düşünme biçimini tebessüm ettiren bir örnekle anlatır. Çoğu insan ileriyi işaret ederken, burada geriyi hatırlatan bir yönlendirme yapılmıştır. Belki de tabelayı hazırlayan kişi, lokantayı kaçırmış olabileceğinizi düşünmüştür.
Bu örnekler yalnızca gülümsetmez; aynı zamanda düşünme biçimlerimizin ne kadar farklı olabileceğini de gösterir.
İbn Haldun'un, "Coğrafya kaderdir." sözü, insanın yaşadığı çevrenin karakteri ve davranışları üzerinde etkili olduğunu anlatır. Günümüzde sosyal bilimler de coğrafyanın tek başına belirleyici olmadığını; kültür, aile yapısı, ekonomik koşullar, eğitim olanakları ve bireysel özelliklerle birlikte insan davranışını şekillendirdiğini kabul etmektedir.
Bu nedenle eğitimden şehir planlamasına, spordan sosyal politikalara kadar yapılacak her yatırımda bölgenin sosyo-kültürel yapısını dikkate almak önemlidir. Ancak bunu yaparken tek tip insan modeli üzerinden değil, farklılıkları gözeten ve esnek çözümler üreten bir anlayış benimsenmelidir.
Bugün eğitim bilimleri de aynı gerçeğe işaret ediyor. Her çocuk aynı müfredatı takip edebilir; ancak her çocuk aynı yöntemle öğrenmez. Öğrenme süreci; öğrencinin ilgisinden ailesine, kültüründen öğretmenin yaklaşımına ve okulun imkânlarına kadar birçok etkenden beslenir. Bu nedenle yerel örneklerden yararlanan ve öğrencinin yaşadığı çevreyle bağ kuran öğretim yöntemleri, öğrenmeyi daha etkili hâle getirebilir.
Bu yaklaşım yalnızca Karadeniz için değil, Türkiye'nin bütün bölgeleri için geçerlidir. Güçlü bir eğitim sistemi, farklılıkları yok sayan değil; onları anlayan, değerlendiren ve avantaja dönüştürebilen sistemdir.
Rizeliyi anlamak, onu yalnızca fıkraların kahramanı olarak görmek değildir. Onu yetiştiren coğrafyayı, kültürü ve yaşam mücadelesini anlamaktır. Çünkü bazen gelişmenin en önemli anahtarı, insanları birbirine benzetmeye çalışmak değil; farklılıklarını doğru okuyup ortak bir zenginliğe dönüştürebilmektir.