Kim, kimin yoluna girecek dedik ya… Belki de asıl mesele, yollarımızın hiç kesişmemesi değil; kesiştiği hâlde durmamamız.
Aynı sokaktan geçiyoruz,
aynı dükkânların önünden,
aynı insanların yanından…
Ama hiçbir yerde kalmıyoruz.
Dedim ki:
“Hayat hızlandı, ama merhamet yavaşladı.
Adımlarımız çoğaldı, ama duruşumuz azaldı.”
Oysa bazen durmak gerekir.
Bir insan için.
Bir söz için.
Bir ihtiyaç için.
Çünkü bazı şeyler yürürken fark edilmez.
Sonra şöyle söyledim:
“Bir gün gerçekten insanlar birbirinin yoluna girmeye başlarsa,
yani birbirinin hayatına dokunursa…
işte o gün yalnızlık azalır.”
Birine uğramak…
Birini aramak…
Bir kapıyı çalmak…
Bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Ama aslında bir insanın dünyasını değiştirir.
Ve dedim ki:
“Hiçbir iyilik küçük değildir.
Küçük görülen iyilikler yapılmadığı için
büyük boşluklar oluşur.”
Sonra biraz daha derine indim:
“Biz büyük yardımlar yapamadığımız için
küçük iyilikleri de yapmamaya başladık.
Oysa kimse senden dünyayı kurtarmanı istemiyor.
Sadece yanındakini görmeni istiyor.”
Yanındaki…
Belki en zor fark edilendir.
Çünkü hep oradadır.
Alışırsın.
Görmez olursun.
Ama hayat, en çok orada değişir.
Sonra şunu söyledim:
“Bir gün bir insan, yanındaki insanı gerçekten fark ederse…
o gün bir zincir kırılır.
Umursamazlık zinciri.
Sessizlik zinciri.
‘Bana ne’ zinciri.”
Ve o zincir kırıldığında…
Bir mahallede insanlar
yeniden birbirine insan gibi davranmaya başlar.
İşte o zaman:
Cami sadece bir başlangıç olur.
Asıl ibadet hayatın içinde devam eder.
Ve son cümlem şuydu:
“Belki de Allah bize her cuma aynı soruyu soruyor:
‘Namazdan sonra
kimin hayatına dokundun?’”
Cevap hazır değilse…
İşte oradan başlamak gerekir.