Karadeniz’in yemyeşil yamaçlarına uzaktan bakanlar, çay bahçelerini huzurun resmi sanır.

Fotoğraflarda çok güzel görünür, yeşil çay bahçeleri… İşin aslını sorarsan, gerçekten de öyledir… Çay bahçelerinden çıkan ürünün demliğe girdikten sonra, bardağa dökülürken ve yudumlanırken ki keyif bir başkadır. Ama o çayın ardında kalan yorgunluğu, nasır tutmuş elleri, yağmur altında geçen ömrü kimse tasavvur etmez, kimse bilmez. Çünkü insanlar çayı sadece bardakta görür, biz ise çayın içinde kaybolan emekçileriyiz Bizim yorgunluğumuz sezon başlamadan başlar. Bir önceki yılın hemen ardından çayın bir kısmı dipten budanır. Sonra gübre zamanı gelir. Kolay değildir... Sırtta taşınan gübre, dik yamaçlarda çıkılan yollar, çamura saplanan ayaklar.,, Hem cebimizden gider, hem bedenimizden.. Ama yine de ses etmeyiz. Çünkü biliriz ki, toprak ne kadar güçlü olursa, çay da o kadar bereketli olur Asıl mücadele ise otlarla başlar. Eskiden çay toplamak daha zordu belki, şimdi ise ot temizliği başlı başına bir savaşa dönüştü. İnsanlar bazen soruyor: “Bu kadar ot neden çıkıyor?” Bunun başlıca sebebi her yıl budanan çaylardır. Her yıl budanan çayın araları açılıyor; güneş gören o boşluklardan yabani otlar fışkırıyor... Öyle böyle değil; bazı otlar çayın boyunu geçiyor, bahçeyi adeta sarıp boğuyor. Üç günde toplanabilen çay bahçesinde bazen bir hafta boyunca yalnızca ot temizliyoruz. Bazen eğilerek, bazen de emekleyerek… Özellikle köklere dolanan o inatçı “limbrossa” otunu çekip çıkarmak, sabrın ve gücün sınırını zorluyor. Uğraş ki çekebilesin... Ama bu temizliği yapmadan da maalesef çay toplamak imkânsız... Yağmur altında, çamurun içinde çalışırız. Belimiz bükülene, dizlerimiz sızlayana kadar… Ayakkabılarımız toprağa gömülür, üstümüz başımız sırılsıklam olur. Yine de devam ederiz. Çünkü biliriz ki, o çay toplanmazsa evin rızkı eksik kalır. Her sabah gün doğmadan çıkarız bahçeye. Şafakla birlikte başlar mesaimiz... Topladığımız çayı kimi zaman sırtımızda taşır, kimi zaman teleferikle indiririz. Bazen de ağır çuvalları yokuşlardan yuvarlaya yuvarlaya yola ulaştırırız. Sonra araçlara yüklenir, alım yerlerine götürülür.

Fakat çile orada da bitmez. Bu kez karşımıza kontenjan çıkar. İstediğimiz kadar değil, izin verildiği kadar çay satabiliriz. Bu da yetmemiş gibi bir de randevuyla baş başa kalırız. Çayımızı satabilmek, emeğimizin karşılığını alabilmek için sadece haftanın belirli günlerinde çay satmak zorunda kalırız. O süreçte çay bekler… Biz bekleriz… Alın terimiz bekler. Durum böyle olunca da mecbur kalırız özel sektöre çayı satmaya… Ama orada da emeğin değeri verilmez çoğu zaman. Resmî fiyatın çok altında alınır çayımız. İnsan ister istemez kırılır ama bir şey diyemez. Çünkü o an o paraya ihtiyacı vardır. O yüzden diyorum ya o yeşil yaprağın içinde sadece çay yoktur. Yağmur vardır, çamur vardır, ot temizliği vardır… Bel ağrısı, diz sızısı, sırt yorgunluğu vardır. Yani anlayacağın, o çayın için de en çok da, görünmeyen insan emeği vardır.

Bazen düşünüyorum da, keşke bu emeğin karşılığını hakkıyla alabilsek. Çünkü biz bu çayı sadece toplamıyoruz. Gençliğimizi veriyoruz, sağlığımızı veriyoruz, yıllarımızı veriyoruz.

Peki, ne alıyoruz?
Soruyorum şimdi: “Bunca emeğin karşılığı yalnızca açıklanan çay fiyatı olabilir mi?” Asla… Bu emeğin hakkı ancak verilen fiyatın çok daha üzerinde bir değerle ödenebilir. Yoksa ciddi manada emek hırsızlığı olur, kul hakkı olur. Çünkü burada satılan sadece bir ürün değildir, insanın yıllarıdır, alın teridir, hayatıdır. Her şeye rağmen, yine de her sabah o bahçeye giriyoruz. Yağmur yağsa da giriyoruz, dizlerimiz ağrısa da… Alıştığımızdan mı? Asla, hayır… Mecbur olduğumuzdan… Belki de
en çok da toprağımıza bağlı olduğumuzdan…

Çayın rengi yeşildir derler… Ama biz biliriz ki o yeşilin içinde biraz yorgunluk, biraz hüzün ve görünmeyen binlerce damla alın teri vardır.