Tarık dedik ya… Aslında bir isimden fazlasıydı. Tarık, fark edilmeyenlerin adıydı.

Kalabalık içinde kaybolanların,
derdini içine gömenlerin,
“kimseye yük olmayayım” diye susanların adıydı.
Ve dedim ki:
“Tarık, bir gün gerçekten kaybolmaz.
Tarık yavaş yavaş silinir.”
Önce selamı azalır.
Sonra yüzü düşer.
Sonra dükkânı daha geç açılır.
Sonra bir gün hiç açılmaz.
Ama biz o süreci hiç görmeyiz.
Çünkü bakmayız.
Çünkü sormayız.
Çünkü durmayız.
Sonra bir gün biri der ki:
“Tarık iflas etmiş.”
Bir başkası der ki:
“Duydun mu, şehir değiştirmiş.”
Bir diğeri der ki:
“Zaten durumu iyi değildi…”
Ve mesele kapanır.
Ama aslında kapanan bir dükkân değildir.
Kapanan, bizim geç kalmışlığımızdır.
Dedim ki:
“Bir insanın düşüşü bir günde olmaz.
Ama biz sadece düştüğü günü fark ederiz.”
Oysa kardeşlik, düşmeden önce tutmaktır.
Dayanışma, bitmeden önce sahip çıkmaktır.
Sonra şunu söyledim:
“Bir gün gerçekten bir mahallede kimse ‘Tarık’ olmak istemez.
Çünkü herkes bilir ki, düşerse tutulacak.
Susarsa anlaşılacak.
Kaybolursa aranacak.”
İşte o zaman güven oluşur.
Güven varsa insanlar saklanmaz.
Saklanmazsa dert büyümez.
Dert büyümezse kimse yalnız kalmaz.
Ve en ağır cümleyi kurdum:
“Tarık kaybolmadı.
Biz onu kaybettik.”
Çünkü görmek istemedik.
Çünkü ilgilenmedik.
Çünkü ‘bana ne’ dedik.
Ama hâlâ geç değil.
Belki Tarık hâlâ orada.
Belki hâlâ bir köşede bekliyor.
Belki hâlâ biri sorsun diye umut ediyor.
Ve belki de…
Bir gün biri gerçekten durup
“Tarık, nasılsın?” derse…
İşte o gün
sadece bir insan değil,
bir mahalle kurtulur.

Çünkü bazen bir kişiyi kurtarmak,
bir toplumu uyandırır.