Ruhun omurgası şahsiyettir, onu istikamet üzere tutan ise şuurdur. Şahsiyetini inşa edip şuurunu doğru kullanabilmek, insan olmanın kemale erme yoludur.

Şahsiyet ve şuur bir araya geldiğinde birlik doğar. Birliğin olduğu yerde kuvvet, kuvvetin olduğu yerde ise bereket vardır.Lakin birlik, yalnızca aynı safta durmakla değil, aynı hakikatin mesuliyetini taşımakla mümkündür. Zira şahsiyetini menfaatine, şuurunu ihtirasına esir edenler kalabalıklar oluşturabilir; fakat bir milletin istikbalini inşa edemezler.İnsanı yücelten, sahip olduğu makam değil, o makamın hakkını verecek şahsiyettir. Toplumu ayakta tutan, insanların çokluğu değil, ortak bir şuur etrafında birleşebilmesidir. Ve bir davayı yaşatan, söylenen sözlerin büyüklüğü değil, o sözlerin arkasında duran iradenin samimiyetidir. Bu sebeple evvela insan kendini inşa etmelidir. Zira kendine istikamet çizemeyen, başkasına yol gösteremez; kendi nefsine söz geçiremeyen, topluma söz söylemenin mesuliyetini taşıyamaz. Şahsiyet insanı, şuur toplumu, birlik ise milleti ayağa kaldırır. Bunların üzerine ahlak ve vefa da bina edildiğinde, yalnızca bugünü kurtaran değil, yarına istikamet veren bir medeniyetin kapısı aralanır.

Medeniyetler taşla, tuğlayla veya salt coğrafi sınırlarla değil; bu manevi omurgayı ayakta tutan nesillerin gayretiyle var olur. Çünkü medeniyet, her şeyden önce bir ahlak tasavvuru ve bir vefa borcudur.
Vefa, geçmişin hatırasına hürmet etmekle kalmaz; gelecek nesillere bırakılacak en kıymetli emanetin hakkını ödemektir.Ahlak ise fıtrata giydirilen en güzel libas, insanın hem kendine hem de kainata karşı takındığı en derin nezakettir.
Şahsiyet ve şuurla yoğrulmuş, ahlakla tezyin edilmiş ve vefa ile bağlanmış bir irade, rüzgar ne kadar sert eserse essin köklerinden kopmaz. O irade ki nefsani hesapların ötesinde bir hakikat davası güder; zamanın gürültüsü içinde kaybolmaz, aksine zamanın ruhuna yön verir.
İşte o zaman, bireyden cemiyete uzanan bu mukaddes yürüyüş, sadece bir varoluş mücadelesi olmaktan çıkar, insanlığa yeniden örnek ve umut olan köklü bir medeniyetin diriliş destanına dönüşür.

Nihayetinde, kendi özünü idrak eden bir vicdan ile ortak değerlerde kenetlenen bir irade, tarihin seyrini değiştirecek en büyük kudrettir. Geçmişin köklü mirasını geleceğin ufkuna taşıyan bu soylu duruş, fırtınalı zamanlarda insanlığa pusula olur. Maddenin mana karşısında diz çöktüğü bu hakikat yolculuğu; nefsini aşan ferdin, cemiyeti ve milleti ihya ederek insanlığın ufkunu aydınlatmasıyla nihai menzile ulaşır.