Bir çocuğun öğrenme yolculuğunda en büyük engel bazen çözemediği soru değil, kendisi hakkında inanmaya başladığı cümledir.

Bir çocuğun önüne bir soru koyuyoruz. Çözemiyor. Bir kez daha deniyor, yine olmuyor. Sonra yetişkinlerden biri devreye giriyor:

“Dikkatini vermiyorsun.”

“Arkadaşın yaptı, sen neden yapamadın?”

“Seninle kaç kere çalıştık!”

Bu cümleleri çoğu zaman kötü niyetle kurmuyoruz. İstiyoruz ki öğrensin, gelişsin, başarılı olsun. Bazen kendi kaygımızı onun geleceğine duyduğumuz endişeyle karıştırıyoruz. Çocuğun bugünkü başarısızlığını, yarının büyük bir kaybı gibi görüyoruz.

Oysa tam da burada, eğitim adına önemli bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz:

Biz çocuğa bir sorunun cevabını mı öğretiyoruz, yoksa kendisi hakkında bir hüküm mü veriyoruz?

Çünkü çocuk, yetişkinin söylediği cümleyi yalnızca duymaz. Bazen onu kendisi hakkında bir inanca dönüştürür.

“Yapamadım.” derken bir durumdan söz eder.

“Yapamam.” demeye başladığında ise kendisine bir sınır çizer.

Bir yanlış cevap, çocuğun kendisi hakkında verdiği doğru bir hüküm değildir

Çocukluk, yalnızca bilgi edinilen bir dönem değildir. İnsanın kendisini tanımaya başladığı, yapabileceklerine ve yapamayacaklarına ilişkin ilk kanaatlerini oluşturduğu bir yolculuktur.

Bu yolculukta çocuk, yalnızca öğretmeninin anlattıklarını ve anne babasının söylediklerini öğrenmez. Kendisine nasıl davranıldığını da öğrenir. Hata yaptığında yüzlerin nasıl değiştiğini, yanlış cevap verdiğinde odanın nasıl sessizleştiğini, arkadaşlarıyla kıyaslandığında kendisini nereye koyması gerektiğini anlamaya çalışır.

Bir süre sonra mesele matematik sorusu olmaktan çıkar. Çocuk, soruyu çözemediğinde yalnızca cevabın yanlış olduğunu düşünmez; kendisinin de yetersiz olduğu sonucuna varabilir.

İşte eğitimde dikkat etmemiz gereken ince çizgi burasıdır.

Bir çocuğun bir işi henüz yapamamasıyla o işi yapabilecek kapasiteye sahip olmadığına karar vermek aynı şey değildir. Birinde gelişime açık bir durum vardır, diğerinde ise gelişimin önüne çekilmiş bir perde.

Çocuklarımızın önündeki asıl engel bazen öğrenme güçlüğü değil, öğrenemeyeceklerine dair geliştirdikleri inanç olabilir.

Her çocuk aynı kapıdan geçmek zorunda mı?

Eğitim sistemleri doğal olarak ölçmeye, değerlendirmeye ve belirli hedeflere ulaşmaya ihtiyaç duyar. Çocukların ne öğrendiğini bilmeden onlara nasıl yardımcı olacağımızı da bilemeyiz.

Ancak ölçmek başka, etiketlemek başkadır.

Bir çocuğun okuma hızını ölçebiliriz. Fakat okuma hızını onun zekâsının tamamı gibi göremeyiz. Bir sınavdaki sonucunu değerlendirebiliriz. Ancak o sonucu çocuğun geleceğinin değişmez bir özeti hâline getiremeyiz.

Çünkü çocuklar aynı yaşta olabilir; fakat aynı öğrenme deneyimine, aynı hazırbulunuşluk düzeyine, aynı ilgi alanlarına ve aynı öğrenme hızına sahip olmayabilirler.

Kimi çocuk dinleyerek anlar, kimi dokunarak ve deneyerek. Kimi hemen cevap verir, kimi düşünmek için zamana ihtiyaç duyar. Kimi bildiğini rahatlıkla ifade eder, kimi bildiklerini ortaya koyabilmek için güvenli bir ortama ihtiyaç duyar.

Bütün bunlar, her çocuğun ayrı bir öğretim programına ihtiyaç duyduğu anlamına gelmez. Fakat her çocuğun öğrenme sürecinde görülmeye, anlaşılmaya ve gerektiğinde farklı biçimde desteklenmeye ihtiyacı olduğunu hatırlatır.

Öyleyse eğitimcinin sorusu yalnızca “Bu çocuk neden öğrenemedi?” olmamalıdır.

Bir adım daha ileri giderek şunu da sormalıyız:

“Biz, bu çocuğun öğrenmesini kolaylaştırmak için neyi değiştirebiliriz?”

Belki anlatım yöntemini, belki kullandığımız materyali, belki verdiğimiz süreyi, belki de çocuğa yaklaşımımızı…

Bazen çocuğun değişmesini beklerken değiştirmemiz gereken şeyin kendi yöntemimiz olduğunu fark etmek, eğitimin en önemli kazanımlarından biridir.

Hata, öğrenmenin dışına atılması gereken bir misafir değildir

Okullarımızda doğru cevapları önemsiyoruz. Elbette önemsemeliyiz. Ancak yalnızca doğru cevapların konuşulduğu bir sınıfta çocuklar, yanlış yapmanın bedelini düşünmeye başlayabilir.

Elini kaldırmadan önce emin olmak ister. Cevabını söylemeden önce arkadaşlarının tepkisini hesaplar. Bilmediğini belli etmemek için susar.

Bir süre sonra öğrenmek için risk almayan, yalnızca hata yapmamak için hareket eden bir öğrenciyle karşılaşırız.

Oysa öğrenme, insanın bilmediği bir yerden bildiği bir yere doğru ilerlemesidir. Bu yolculukta yanılmak, yeniden düşünmek ve başka bir yol denemek çoğu zaman sürecin doğal parçalarıdır.

Burada önemli bir ayrım var: Çocuğu her hatasında haklı çıkarmak zorunda değiliz. Her çabasını başarılı ilan etmek de gerekmiyor. Çocukların sorumluluk alması, eksiklerini görmesi ve emek vermesi gerekir.

Fakat bunları yaparken onların kişiliğini değil, davranışlarını ve öğrenme süreçlerini konuşmalıyız.

“Sen dikkatsizsin.” demek yerine, “Bu soruda hangi ayrıntıyı gözden kaçırdın?” diyebiliriz.

“Sen matematik yapamıyorsun.” demek yerine, “Bu konuyu anlamak için hangi adımı yeniden çalışmalıyız?” diye sorabiliriz.

“Yine yanlış yaptın.” demek yerine, “Bu yanlış bize ne gösteriyor?” diyebiliriz.

Böylece hata, çocuğun değerini azaltan bir işaret olmaktan çıkar; öğrenmenin yönünü gösteren bir bilgiye dönüşür.

Çocuğun özgüveni, ona sürekli başarılı olduğunu söylemek değildir

Özgüven kavramını bazen yanlış anlıyoruz. Çocuğa her durumda başarılı olduğunu söylemenin, onu sürekli övmenin ve karşısına çıkan güçlükleri ortadan kaldırmanın özgüvenini artıracağını düşünüyoruz.

Oysa çocukların yalnızca başarabileceklerini değil, zorlanabileceklerini de öğrenmeleri gerekir.

Her istediğini kolayca elde eden bir çocuk, ilk ciddi engelde ne yapacağını bilemeyebilir. Buna karşılık güçlüklerle karşılaştığında desteklenen, çözüm aramaya teşvik edilen ve çabası üzerinde düşünmesine fırsat verilen bir çocuk, başarısızlığı daha yönetilebilir bir deneyim olarak görebilir.

Özgüven, insanın her şeyi yapabileceğine inanması değildir.

Özgüven, yapamadığı bir şeyle karşılaştığında kendisinin bütünüyle yetersiz olmadığına inanabilmesidir.

Bu nedenle çocuklara yalnızca başarıyı değil, yeniden başlamayı da öğretmeliyiz. Yardım istemenin bir zayıflık olmadığını, bilmediğini söylemenin öğrenmenin başlangıcı olduğunu, gerektiğinde yöntem değiştirmenin vazgeçmek anlamına gelmediğini anlatmalıyız.

Çocuğun ihtiyacı, her kapının kendiliğinden açılacağına dair bir güvence değil; kapı açılmadığında başka yollar arayabileceğine dair bir inançtır.

Eğitim, çocuğu hayata hazırlarken onunla kurduğumuz ilişkinin de adıdır

Anne babalar olarak çocuklarımızın başarılı olmasını istiyoruz. Öğretmenler olarak öğrencilerimizin gelişmesini bekliyoruz. Yöneticiler olarak okullarımızın akademik sonuçlarını önemsiyoruz.

Bunların hepsi anlaşılır ve gereklidir.

Ancak zaman zaman şu soruyu da kendimize yöneltmeliyiz: Çocuğun başarısını mı önemsiyoruz, yoksa başarı üzerinden kendimizi mi değerlendiriyoruz?

Bir çocuğun yüksek notu, yetişkinlerin gurur duyduğu bir sonuca dönüşebilir. Düşük notu ise bazen aile içinde bir hayal kırıklığına, okulda bir etikete dönüşebilir.

Böyle bir ortamda çocuk, öğrenmenin verdiği meraktan uzaklaşıp başkalarının beklentilerini karşılamaya odaklanabilir.

Oysa çocuklarımız bizim başarı vitrinimiz değildir. Onlar, kendilerine ait bir hayat kurmaya hazırlanan insanlardır.

Bizim görevimiz onların yerine bütün yolları seçmek değil; yollarını bulabilmeleri için gerekli becerileri kazanmalarına yardımcı olmaktır.

Bu da bazen bir soruyu birlikte çözmek, bazen doğru soruyu sormak, bazen de hemen müdahale etmeyip çocuğa düşünmesi için zaman tanımaktır.

Çünkü eğitim yalnızca ne bildiğimizle değil, bilmediğimiz karşısında nasıl davrandığımızla da ilgilidir.

Peki, çocuğun içinde hangi ses kalacak?

Yıllar geçecek. Bugün öğrencimiz olan çocuklar büyüyecek. Bir sınavda başarısız olacak, iş başvurusundan olumsuz cevap alacak, bir kararında yanılacak veya bir hedefe ulaşmakta zorlanacaklar.

O gün öğretmenleri her zaman yanlarında olmayacak. Anne babaları her sorunu onlar adına çözemeyecek.

Kendi kendileriyle baş başa kaldıklarında, geçmişte duydukları sözlerden ve yaşadıkları deneyimlerden beslenen bir iç sesle karşılaşacaklar.

Belki bu ses, “Ben zaten yapamam.” diyecek.

Belki de “Bu kez olmadı. Nerede zorlandım, neyi değiştirebilirim?” diye soracak.

Elbette bir insanın geleceğini tek bir cümle belirlemez. Çocuğun gelişimi; ailesi, çevresi, okul deneyimleri, bireysel özellikleri ve karşılaştığı fırsatlar gibi pek çok etkene bağlıdır.

Ancak yetişkinlerin kullandığı dilin, çocuğun kendisini nasıl gördüğü üzerinde etkili olabileceğini de göz ardı edemeyiz.

Bu nedenle eğitimde yalnızca kaç doğru yaptığımızı, kaç puan aldığımızı ve kaçıncı olduğumuzu konuşmayalım. Çocuğun yanlış yapmaktan korkup korkmadığına, bilmediğini söyleyip söyleyemediğine, zorlandığında yardım isteyip istemediğine ve yeniden denemeye cesaret edip edemediğine de bakalım.

Çünkü eğitimin amacı hiç hata yapmayan çocuklar yetiştirmek değildir. Hatalarından öğrenebilen, gerektiğinde yardım isteyen, sorumluluk alan ve güçlüklerle karşılaştığında kendisinden vazgeçmeyen insanlar yetiştirmektir.

Belki de artık çocuklara daha erken yaşta başarısız olduklarını söylemek yerine, başarısızlığın ne anlama geldiğini doğru öğretmeliyiz.

“Başaramadın.” demek, yaşanmış bir sonucu anlatır.

“Başaramazsın.” demek ise henüz yaşanmamış bir geleceğe hüküm vermektir.

Aradaki fark, yalnızca birkaç harften ibaret değildir. Bazen çocuğun kendisine bakışını değiştirebilecek kadar büyüktür.

Bir çocuğa verebileceğimiz en değerli şey, her zaman doğru cevabı bilmesi değildir. Bilmediğinde öğrenebileceğine, zorlandığında destek isteyebileceğine ve düştüğünde yeniden ayağa kalkabileceğine inanmasıdır.

Çünkü eğitim, çocuğun önündeki bütün sınırları kaldırmak değildir. Kendi sınırlarını tanırken onları aşma ihtimaline de açık kalmasını sağlamaktır.

Ve belki de bir eğitimcinin kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:

Bugün öğrencimin önüne yeni bir öğrenme kapısı mı açtım, yoksa farkında olmadan o kapının üzerine “Sen yapamazsın.” mı yazdım?