İkizdere’nin bilinen vadilerinden Tiron vadisi içinde, haritalarda adı bile olmayan, çoğu insanın varlığından habersiz olduğu bir doğa harikası saklı: Kınalı Kanyon.

Kanyon kısa… Ama öylesine derin ve etkileyici ki, dağın içine saplanmış dev bir yarığı andırıyor.
Girişi 30 metre boyunca dallar ve yapraklarla öyle ustaca gizlenmiş ki, önünden defalarca geçmiş olsanız bile, dikkatle bakmadığınız sürece fark etmeyebilirsiniz.

Kınalı Kanyon 007
Oysa içeri adım attığınız anda, dışarıda bıraktığınız dünyadan bambaşka bir âlem başlıyor.
İlk karşılaşacağınız şey, iki yanınızdan birden yükselen kızıl ve kiremit tonlarındaki sarp kayalıklar. Diklikleri ve üzerinize doğru uzanan şekilleri insanda hem hafif bir ürperti hem de tarifsiz bir merak uyandırıyor.

Kınalı Kanyon 003
Kayalar yıllar boyunca rüzgârın, yağmurun ve suyun sabırlı dokunuşlarıyla aşınmış. Çatlaklardan süzülen suların taşıdığı mineraller ve kimyasal bileşenler, kayalara kanyona adını veren o karakteristik kınalı-kızıl rengi kazandırmış.
Sanki doğa burada kendi paletini açmış; yeşilin içine kızılı, kiremit tonlarını ve taşın gri yüzünü serpiştirmiş.

Kınalı Kanyon 005
Kanyonun iki duvarı yukarı doğru sertçe yükseliyor. Öyle ki bir süre sonra dış dünyayla aranızdaki bağ neredeyse tamamen kopuyor. Sanki kayalar sizi içine alıyo...
Tabanda cılız bir şelaleden dökülen suların taşıdığı kumların oluşturduğu yumuşak tatlı bir zemin...
Ve kanyonun sonunda…

Kınalı Kanyon 006
Kayaların arasından zarifçe süzülen bir şelale karşılıyor sizi.
Gürlemiyor. Bağırmıyor.
İncecik akışıyla, kayaların arasından süzülerek kanyonun tabanına dökülüyor. Sesi yumuşak, görüntüsü huzur verici…
Şelalenin suları kanyonun taşlı zeminine kumları serpiştirerek desenler olusturarak ilerlerken, insanın aklına tuhaf bir düşünce geliyor:

Kınalı Kanyon 004
Sanki bu kızıl vadiden bir cennet ırmağı akıyor.
Şelalenin hemen önünde sırtınızı kayalara yasladığınızda ise karşınızda bambaşka bir manzara beliriyor.
Dar, derin ve heybetli bir kaya açıklığı…
Adeta devasa bir kale kapısı gibi.
Ama bu kapıdan bir kaleye değil, kızıllığın bittiği yerden sonra uzanan doğanın kendi yeşil dünyasına bakıyorsunuz.
Aralıktan görünen yeşilin tonları, güneş ışığıyla harmanlanarak gözünüzün önüne seriliyor. Abartı sayılmaz; buraya “cennet kapısı” deseniz bile…
Gökyüzü ise, yalnızca yukarıdaki dar açıklıktan, yine sağdan soldan uzanan yeşil yapraklı dalların birbirlerine el uzatırcasına daralttıkları dar ve uzun tavan penceresinden görulebiliyor.

Kınalı Kanyon 002

Bazen güneş o pencereden içeri süzülüyor.
Bazen yapraklar gökyüzünü kapatıyor.
Bazen de bir kuşun gölgesi, o dar açıklıktan geçip kamyonun tabanı üzerine düşüyor.
İşte o anda Kınalı Kanyon’un asıl büyüsü başlıyor.
Bir an oturup kanyonun tabanındaki suya baktığınızda, gökyüzünü olduğundan daha ulaşılmaz görüyorsunuz.

Gökyüzü suya, su kayaya, kaya da sessizliğe karışıyor.
Ve bir süre sonra dış dünyayı unutuyorsunuz.
Burada zaman yavaşlıyor.
Sesler boğuluyor.
Kalabalıklar, yollar, telefonlar, gündelik telaşlar geride kalıyor.
Geriye yalnızca suyun sesi, taşın sessizliği ve doğanın fısıltısı kalıyor.
Kınalı Kanyon’un kayaları ilk bakışta ürkütücü görünebilir. Üzerinize doğru gelirmiş gibi duran duvarları, dar koridoru ve kızıl rengi insanda hafif bir ürperti yaratır.
Ama bu korku değildir.

Kınalı Kanyon 001
Bu, doğanın karşısında duyulan hayranlığın ürpertisidir.
Sanki burada hayat size yüksek sesle değil, fısıltıyla bir sır anlatır.
Belki de Kınalı Kanyon’u özel yapan tam olarak budur.
Burası uzun bir yürüyüş rotası değil.
Burası kalabalıkların akın edeceği bir turizm noktası da değil.
Burası keşfedilecek bir fotoğraf karesi...
Bir tabelası yok.
Belirgin bir işareti yok.
Adını bilen çok az.
Yolunu bilen ise bir cevher bulmuş gibi hissediyor.
Çünkü bazı güzelliklerin değeri, herkes tarafından bilinmesinden değil; henüz herkes tarafından keşfedilmemiş olmasından gelir.
Kınalı Kanyon da işte böyle bir yer.
Minik ama dev…
Gizli ama unutulmaz…
Sessiz ama anlatacak çok şeyi olan bir doğa harikası.
Burası Tiron-Comil vadisi.
Burası Kınalı Kanyon.
İkizdere’nin saklı diyarı…
İbrahim Coşkun – İkizdere