Yıllarca böyle söylendi. Sonra ozon tabakasının kendini toparlamaya başladığı, insanlığın aldığı önlemler sayesinde ozonu tahrip eden gazların atmosferde azaldığı açıklandı.

Bugün geldiğimiz noktada, ozon tabakasının toparlanma sürecinde olduğu bilimsel ölçümlerle ortaya konuyor. Montreal Protokolü'nün bunda önemli bir payı var.

Sonra buzullar geldi…

“Buzullar eriyor.”

“Kuzey Kutbu yok oluyor.”

“Kutuplardan gemi yolu açıldı.”

“Dünya yaşanamaz hâle geliyor.”

Bu söylemlerin bir kısmı gerçekten yaşanan değişimlere dayanıyordu; bir kısmı ise tek bir olaydan hareketle bütün dünyanın geleceğine dair kesin hükümler veriyordu.

Benim 2007 yılında “Küresel Isınma Tasaları” başlığıyla yazdığım bir yazının temel itirazı da buydu:

İklim değişikliği ile hava olaylarını birbirine karıştırmayalım. Birkaç yılın, hatta birkaç on yılın hava olayından hareket ederek dünyanın geleceği hakkında kesin hükümler vermeyelim.

Bugün, aradan yaklaşık yirmi yıl geçtikten sonra, bu yazıya yeniden baktığımda bazı düşüncelerimin hâlâ geçerli olduğunu, bazılarını ise günümüzün bilimsel verileri ışığında değiştirmek gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bugün artık şunu inkâr etmek mümkün değil:

Dünya'nın ortalama sıcaklığı yükseliyor.

IPCC'nin değerlendirmelerine göre insan faaliyetleri, özellikle sera gazı salımları, küresel ısınmaya kesin biçimde neden olmuştur. 2011-2020 döneminde küresel yüzey sıcaklığı 1850-1900 dönemine göre yaklaşık 1,1 °C daha yüksekti. Üstelik 1970'ten sonraki ısınma, en az son iki bin yıllık dönem içindeki herhangi bir 50 yıllık dönemden daha hızlı gerçekleşmiştir.

Bu nedenle bugün “küresel ısınma diye bir şey yoktur” demek çok doğru değildir.

Fakat bundan şu sonuç da çıkmaz:

Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan her kuraklık, her sel, her sıcak gün veya her soğuk hava dalgası doğrudan küresel ısınmanın kanıtıdır.

İşte benim asıl itirazım burada başlıyor.

HAVA DURUMU BAŞKA, İKLİM BAŞKA

Hava durumu, kısa zaman dilimlerindeki atmosfer şartlarıdır.

Bugün yağmur yağar, yarın güneş açar. Bir hafta soğuk geçer, ardından sıcaklıklar yükselir.

İklim ise çok daha uzun yıllar içeren zaman dilimlerindeki hava koşullarının istatistiksel ortalamasıdır.

Dolayısıyla Ankara'nın bir yıl kurak geçmesi tek başına “iklim değişti” anlamına gelmez. Rize'nin aynı yıl çok yağış alması da tek başına küresel bir değişimin kanıtı değildir.

Ben bunu 2007 yılında yaşayarak görmüştüm.

Ankara'da ciddi bir kuraklık ve su sıkıntısı konuşulurken Kaçkar Dağları'nda yayla evlerinin bacalarını bile örtecek kadar kar vardı. Karadeniz sahillerinde ise Ağustos ayında sileceklerin yetişemeyeceği kadar yağmur yağıyordu.

Aynı ülke…

Aynı yıl…

Bambaşka hava olayları.

Bu bize önemli bir şeyi gösteriyordu:

Yerel hava olayları ile küresel iklim eğilimlerini birbirinden ayırmak gerekir.

Fakat bugün bilimsel veriler bize başka bir gerçeği de gösteriyor:

Bir tek veya bir kaç yılın hava durumundan iklim değişikliği sonucu çıkaramayız; ancak onlarca yıllık küresel ölçümlerde ortaya çıkan sürekli eğilimleri de artık “normal yıllık değişkenlik” diyerek açıklayamayız.

Nitekim Dünya Meteoroloji Örgütü'nün güncel verilerine göre 2015-2025 arasındaki 11 yılın tamamı ölçüm kayıtlarındaki en sıcak 11 yıl olmuştur. 2025 yılı da yaklaşık 1,43 °C'lik küresel sıcaklık anomalisiyle kayıtlardaki en sıcak ikinci veya üçüncü yıl olarak değerlendirilmiştir.

Demek ki bugün tartışılması gereken konu artık “ısınma var mı, yok mu?” sorusundan ziyade;

Bu ısınmanın boyutu nedir, ne kadarı insan kaynaklıdır, sonuçları nerelerde ve nasıl ortaya çıkmaktadır ve toplumlara nasıl anlatılmalıdır?

sorusudur.

DÜNYA DAHA ÖNCE ISINMADI MI?

Elbette ısındı.

Dünya'nın iklimi insanlardan çok daha önce de defalarca değişti.

Jeolojik geçmişe baktığımızda sıcak dönemler, soğuk dönemler, buzul çağları ve buzullar arası dönemler yaşandığını görüyoruz.

Dünyanın yaklaşık 4,5 milyar yıllık tarihinde iklim hiçbir zaman değişmeden sabit kalmadı.

Kuvaterner döneminde de büyük buzul ve buzullar arası dönemler yaşandı. Avrupa'nın kuzeyindeki fiyortlar, morenler, buzul aşındırma şekilleri ve deniz seviyesindeki geçmiş değişimlerin izleri bunun bugün hâlâ görülebilen kanıtlarıdır.

Buzul dönemlerinde deniz seviyeleri bugünkünden çok daha düşük seviyelere inmiş, buzullar bugünkünden çok daha geniş alanlara yayılmıştır.

Yani dünya ikliminin değişken olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır:

“Dünya geçmişte de ısındı ve soğudu” demek, bugünkü ısınmanın nedenini açıklamaz.

Bugünkü bilimsel araştırmalar, mevcut hızlı ısınmanın temel nedeninin insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı artışı olduğunu ortaya koymaktadır. IPCC, doğal etkenlerin günümüzdeki uzun dönemli ısınmayı açıklamak için yeterli olmadığını; insan kaynaklı sera gazlarının belirleyici olduğunu belirtmektedir.

Dolayısıyla geçmişte iklimin değişmiş olması ile bugün yaşanan hızlı insan kaynaklı ısınma birbirinin alternatifi değildir.

İkisi aynı anda doğru olabilir.

BUZULLAR, KUTUPLAR VE TİTANİK

1912 yılında Titanik'in çarptığı buzdağı da yıllarca benim için ilginç bir örnek olmuştu.

Buzdağlarının Grönland'dan koparak deniz akıntılarıyla güneye taşınması olağan bir doğa olayıdır. Titanik'in çarptığı buzdağının da Grönland kökenli olduğu ve Labrador Akıntısı sistemiyle güneye taşındığı kabul edilmektedir.

Fakat bugün bu örneğin küresel ısınmayı çürütmek için kullanılmasının doğru olmadığını düşünüyorum.

Çünkü bir buzdağının 1912'de Atlantik'in güneylerine kadar gelmiş olması, günümüzde buzulların ve kutup deniz buzunun değişmediğini göstermez.

Burada da aynı hataya düşmemek gerekir:

Tek bir olaydan küresel sonuç çıkaramayız.

Bugün elimizde tek bir buzdağından veya tek bir yaz mevsiminden çok daha büyük bir veri seti var.

2024 VE 2025 BİZE NE SÖYLÜYOR?

2007 yılında yazıyı kaleme aldığımda elimizde bugünkü kadar uzun ve ayrıntılı küresel gözlem verileri yoktu.

Bugün ise durum farklı.

Dünya Meteoroloji Örgütü'ne göre 2024 yılı, yaklaşık 1,55 °C'lik küresel sıcaklık farkıyla ölçüm tarihinin en sıcak yılı oldu. 2025 ise yaklaşık 1,43 °C ile ikinci veya üçüncü en sıcak yıl olarak kayda geçti. Daha önemlisi, 2015-2025 arasındaki 11 yılın tamamı en sıcak 11 yıl oldu.

Bu tabloyu görmezden gelmek artık mümkün değil.

Ancak burada da bir başka yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekir.

Bir yılın küresel sıcaklık ortalamasının 1,5 °C'nin üzerinde olması, Paris Anlaşması'nda ifade edilen uzun dönemli 1,5 °C eşiğinin kalıcı olarak aşıldığı anlamına gelmez. WMO da tek bir yılın bu sınırın üzerinde olmasının uzun dönemli iklim hedefinin aşıldığı anlamına gelmediğini özellikle belirtiyor.

Yani rakamları doğru okumak gerekir.

KÜRESEL ISINMA HER YERDE KURAKLIK MI DEMEKTİR?

Hayır.

Küresel ısınmanın dünyanın her yerinde aynı sonucu doğurmasını beklemek zaten doğru değildir.

Atmosferin dolaşımı, okyanuslar, yükselti, kara-deniz dağılışı, enlem, bitki örtüsü ve yerel coğrafi özellikler nedeniyle sonuçlar bölgeden bölgeye değişebilir.

Bazı bölgelerde kuraklık riski artarken bazı bölgelerde aşırı yağışların şiddeti veya sıklığı artabilir.

Nitekim günümüzde iklim değişikliğiyle ilişkilendirilen etkiler arasında yalnızca kuraklık değil, aşırı sıcaklar, şiddetli yağışlar, seller, buzulların gerilemesi, deniz seviyesinin yükselmesi ve okyanusların ısınması da bulunmaktadır.

Dolayısıyla “ısınma varsa her yerde kuraklık olmalı” düşüncesi doğru değildir.

ASIL KORKMAMIZ GEREKEN NEDİR?

2007 yılında beni en çok düşündüren konu, küresel ısınmadan ziyade insanların bu konuyla ilgili oluşturulan korku atmosferinden etkilenmesiydi.

O günlerde henüz 11 yaşında olan oğlum:

“Ben büyüyünce çocuk yapmayacağım.”

demişti.

Nedenini sorduğumda, yaklaşık olarak şöyle cevap vermişti:

“Benim çocuğumun yaşayacağı dönemde dünya daha kötü olacaksa onu böyle bir dünyaya getirmek istemem.”

Bir çocuğun gelecekle ilgili böyle düşünmesi beni çok etkilemişti.

Çünkü bilimsel bir konunun toplumlara anlatılmasında iki ayrı uç vardır.

Birincisi:

“Hiçbir sorun yok.”

İkincisi:

“Dünya bitiyor, çocuk yapmayın, geleceğimiz yok.”

Bence ikisi de sağlıklı değildir.

Bilimsel gerçekler insanları korkutmak için değil, doğru kararlar verebilmeleri için anlatılmalıdır.

BUGÜN BEN NE DÜŞÜNÜYORUM?

2007'de “küresel ısınma tasaları” diyerek sorguladığım şeylerin önemli bir bölümü, aslında korku diline ve tekil hava olaylarından büyük sonuçlar çıkarılmasına yönelik bir itirazdı.

Bugün ise bilimsel veriler bize küresel sıcaklık artışının gerçek olduğunu açıkça gösteriyor.

Dolayısıyla bugün yazıyı yeniden kaleme alsaydım, “küresel ısınma gerçek mi?” sorusunu merkeze koymazdım.

Onun yerine şunu sorardım:

Küresel ısınmanın gerçekliği ile küresel ısınma üzerinden oluşturulan korku söylemini birbirinden ayırabiliyor muyuz?

Çünkü birincisi bilimsel bir gerçektir.

İkincisi ise toplumsal ve siyasi bir tartışmadır.

Bilim bize dünyanın ısındığını, bunun önemli ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklandığını söylüyor.

Ama bilim adına yapılan her yorum aynı derecede bilimsel değildir.

Bir televizyon programında söylenen, bir gazetenin attığı manşet, sosyal medyada paylaşılan bir grafik veya bir siyasetçinin yaptığı açıklama bilimsel veri değildir.

Bilim; uzun dönemli ölçümler, karşılaştırmalar, modeller, gözlemler ve bunların sürekli sınanmasıdır.

Bu nedenle benim itirazım bilime değil;

bilimin sloganlaştırılmasına.

KÜRESEL KİRLENMEYİ UNUTMAYALIM

2007 yılında yazının sonunda “küresel kirlenme” konusuna dikkat çekmiştim.

Bugün bu düşüncemin daha da önemli olduğunu düşünüyorum.

Havanın, suyun ve toprağın kirlenmesi…

Plastik atıklar…

Gürültü…

Kimyasal kirlilik…

Doğal alanların betonlaşması…

Ormanların yok edilmesi…

Denizlerin kirletilmesi…

Bunların tamamı insan yaşamını doğrudan etkileyen gerçek problemlerdir.

Üstelik bunların çözümü için dünyanın kaç derece ısınacağını tartışmayı beklemek gerekmiyor.

Bugün de önlem alınabilir.

Yarın da.

İnsanlığın doğaya verdiği zararı azaltmak yalnızca “iklim politikası” değildir.

Aynı zamanda yaşam kalitesi meselesidir.

SON SÖZ

Bugün, 2007 yılında yazdığım yazıya baktığımda şunu görüyorum:

O günün bazı kaygıları zaman içinde değişti.

Bazı öngörüler gerçekleşmedi.

Bazı söylemler abartılı çıktı.

Ama aynı zamanda bilimsel ölçümler, küresel sıcaklık artışının gerçek ve uzun dönemli bir eğilim olduğunu çok daha açık biçimde ortaya koydu.

Bu nedenle artık ne “küresel ısınma diye bir şey yok” demek doğru;

ne de her kuraklığı, her yağışı, her sıcak günü dünyanın sonunun geldiğinin kanıtı olarak görmek doğru.

Gerçek ile korku söylemini birbirinden ayırmak zorundayız.

Dünyanın iklimi değişiyor.

Bunu bilmekten korkmamalıyız.

Ama geleceği korku üzerine de kurmamalıyız.

Çocuklarımıza “dünya yok olacak” demek yerine, onların yaşayacağı dünyayı daha iyi korumanın yollarını öğretmeliyiz.

Ben bugün artık “küresel ısınmadan korkmuyorum” demekten çok şunu söylemeyi tercih ediyorum:

Küresel ısınmayı ciddiye alıyorum; fakat küresel korku üretimine karşı hâlâ temkinliyim.

Ve hâlâ aynı dileğim var:

Kaygısız değil, bilinçli; korkusuz değil, tedbirli; doğayla kavga etmeyen bir dünya diliyorum.

Saygılarımla.

İbrahim COŞKUN
Rize – 2026