Koltuk düşünün… Üzerine oturulduğu an, sanki görünmez bir yapışkanla sahibini kendine bağlayan bir koltuk.

Kalkması gerekirken kalkılmayan, devredilmesi gerekirken bırakılmayan, geçici olması gerekirken kalıcı hale getirilen bir makam… Halk arasında esprili bir dille sorulur: “Koltukta Japon mu var?” Yani bu koltuk neden bu kadar vazgeçilmez?

Aslında mesele bir mizah cümlesinden çok daha derin. Makamların amacı hizmettir; kalıcılık değil. Bir göreve gelmek, o görevi en iyi şekilde yerine getirip zamanı geldiğinde devretmeyi gerektirir. Ancak bazıları için koltuk, bir araç olmaktan çıkar, bir kimliğe dönüşür. O koltuk olmadan kendini eksik hissedenler, görev süresi dolsa bile bir şekilde orada kalmanın yolunu arar.

Bu durum sadece bireysel bir sorun değildir; kurumsal yapıya da zarar verir. Çünkü değişim olmazsa gelişim olmaz. Yeni fikirler, yeni bakış açıları ve yeni enerji sistemin içine giremez. Aynı kişiler, aynı yöntemlerle devam ettikçe verim düşer, heyecan kaybolur. En tehlikelisi de bu durağanlığın normalleşmesidir.

Oysa gerçek liderlik, koltuğa tutunmak değil, koltuğu gerektiğinde bırakabilmektir. Çünkü makamlar emanet niteliği taşır. Emanetin gereği ise onu en doğru zamanda, en doğru kişiye devretmektir. Bir koltukta uzun süre kalmak başarı göstergesi değil, çoğu zaman değişimden kaçışın göstergesidir.

Kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ben bu koltukta neden oturuyorum?” Eğer cevap hizmet üretmekten çok statü korumaksa, orada bir problem vardır. Ve belki de artık kalkma vakti gelmiştir.

Sonuç olarak, mesele koltukta Japon olup olmaması değil; o koltuğun kimler tarafından, ne kadar süreyle ve hangi anlayışla kullanıldığıdır. Unutulmamalıdır ki hiçbir makam sonsuz değildir. Asıl iz bırakanlar, o makamdan zamanında ve onuruyla ayrılabilenlerdir.