Kırk yaşın üzerindekiler… Seksenler, doksanlar ! O eski günlere gitmeye hazır mısınız? Hazırsanız başlıyoruz:
Biz, o günlerin çocuklarıydık. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, gözümüzü açar açmaz kendimizi sokağa
atardık. Ne telefon vardı elimizde ne de kolumuzda saat… Zamanı, annemizin pencereden yükselen sesinden
anlardık: “Eve gel artık!”
Üstümüz başımız kir içinde olurdu, dizlerimiz yara bere… Ama içimiz pırıl pırıldı. Cebimizdeki parayı
kaybettiğimizde biraz üzülürdük, ama unuturduk… Fakat bir dostu kaybetmeye asla dayanamazdık.
Sırtımızda babadan kalma eski bir mont, ayağımızda yıpranmış ayakkabılarla büyüdük. Yine de utanmazdık,
başımız hep dikti. Çünkü biz, markaların değil; onurun, dostluğun ve paylaşmanın değerli olduğu bir dünyada
yaşadık.
İnanır mısınız, o zamanlar çoğumuzun parası azdı ama kimse kendini fakir hissetmezdi. Çünkü biz
mutluluğun zenginiydik. Mahalle bir aileydi adeta; herkes birbirini tanır, herkes birbirine sahip çıkardı.
Acıktığımızda en yakın kapıyı çalardık. Komşu teyze, kuru ekmeğin arasına sevgisini koyar verir, karnımızı
doyururduk. Çünkü komşu teyze anne gibi, bakkal amca baba gibiydi. Borç defteri utanmadan açılır, bir “Allah
razı olsun” denir ve kapanırdı. O güven, o huzur şimdi hiçbir bankada bile yok.
Radyodan gelen bir şarkı, evde yanan soba çıtırtısı… Camın buğusuna çizilen kalpler, hayaller… Her şey
öylesine saf, o kadar temizdi ki… Aşk bile bir başka türlüydü. Bir bakışla başlar, bir mektupla saklanırdı kalpte.
Şimdi herkesin elinde bir telefon… Selfiler, paylaşımlar ve daha neler… Herkes mutluymuş gibi pozlar
veriyor. Kim bilir, belki de içi kan ağlıyor da ağlayanı yok… Herkes birbirini takip ediyor ama kimse kimseye
dokunmuyor.
Bizim zamanımızda yürekler çarpar, kalpler titrerdi… Şimdilerde ise birilerinin yüzüne çarparcasına
paylaşımlar… Titreşimler artık kalplerde değil telefonlarda oluyor sadece… Duygular ise samimiyetten uzak,
sadece birkaç emojinin arasına sıkışıp kalıyor.
Bazen durup düşünüyorum da…
Ne ara seviyor kamuflajıyla bu kadar uzaklaştık birbirimizden?
Ne ara temizmiş gibi gösterip, kirlettik o tertemiz duyguları?
Ne zaman sustu içimizdeki çocuk?
Nerede her şeyi paylaştığımız insanlar?
Öldüler mi yoksa hayatın içinde mi kayboldular…
Belki başka yollara savruldular…
Kim bilir belki de sadece büyüdüler.
Ama ben o günleri her hatırladığımda, içimde bir çocuk hâlâ fısıldıyor:
“Gel, bir kez daha deneyelim” diyor, en samimi duygularla… İkinci bir ses: “Hadi dışarıya, sokaklara
çıkalım… Eskisi gibi oynayalım en duru halimizle… Paylaşalım, paylaşılası halimizi… En önemlisi yüreğimizle ve
onurumuzla yaşayalım”
(Not: Bu makalenin ilk bölümü, GAZETERİZE’de, 02.11.2024 tarihinde “Biz Eskiden Eskiden” başlığıyla yayınlanmıştır.)