Hutbe sadece kürsüde okunmaz. Hutbe bazen bir dükkânda başlar, bazen bir kapı tokmağında, bazen bir insanın “Ben yardım ederim” dediği anda.

Çünkü gerçek vaaz, sözle değil hayatla verilir.

Dedim ki:

“Bir gün bir esnaf borçtan bunaldığında üç komşusu kapısını çalarsa,
işte o hutbedir.

Bir öğrenci harçlığını düşünürken biri omzuna dokunup ‘Sen oku, biz yanındayız’ derse,
işte o hutbedir.

Bir yaşlı kadının kapısı her hafta bir genç tarafından çalınıyorsa,
işte o hutbedir.”

O hutbede mikrofon olmaz.
Ama dua olur.

O hutbede kalabalık olmaz.
Ama bereket olur.

O hutbede alkış olmaz.
Ama Allah’ın razı olduğu bir iyilik olur.

Sonra şunu söyledim:

“Biz bazen dini çok büyütüp hayatın dışına koyuyoruz.
Oysa din hayatın tam ortasındadır.
Birinin yükünü almak da ibadettir.
Birinin gözyaşını silmek de ibadettir.
Birinin umut olabilmek de ibadettir.”

Belki de mesele şudur:

Cami bize her hafta bir ders veriyor.
Ama biz o dersi sadece dinleyip çıkıyoruz.

Hâlbuki o ders yaşansın diye var.

Ve en sonunda şöyle dedim:

“Bir gün gerçekten bir mahallede kimse aç yatmıyorsa,
kimse yalnız kalmıyorsa,
kimse çaresizlikten kapı kapatmıyorsa…

İşte o mahallede cami sadece bina değildir.
Orada cami insanların kalbinde kurulmuştur.”

Ve bilin ki…

Kalpte kurulan caminin
ne kapısı kapanır
ne ışığı söner
ne de hutbesi biter.