Ama belki de artık hesaplaşma zamanı gelmiştir, dedim içimden. Başkasıyla değil… Kendimizle.

“Biz nerede eksildik?” diye sormadan hiçbir şeyi düzeltemeyiz.
Ne imam tek başına suçlu, ne cemaat tek başına masum.
Ne sistem tamamen dışarıda, ne sorumluluk tamamen yukarıda.
Mahalle biziz. Cami biziz. Sessizlik de biziz.

Dedim ki:
“Belki de hutbe değişmeden önce kalp değişmeli.
Belki de mikrofonun sesini açmadan önce vicdanın sesini açmalıyız.”

Çünkü gerçek şu:
Bir imam kürsüden çağrı yapsa ama cemaat duymasa, sonuç değişmez.
Cemaat talep etse ama kimse elini taşın altına koymasa, yine değişmez.
Değişim, bir kişinin ‘Ben varım’ demesiyle başlar.

Sonra şöyle bir hayal kurdum:
Cuma çıkışında üç kişi kalıyor.
“Hocam, mahallede gerçekten zor durumda olan var mı?” diye soruyor.
Bir liste hazırlanıyor, gizlilikle, onur kırmadan.
Bir dayanışma sandığı kuruluyor.
Ay sonunda üç esnaf ayağa kalkıyor, iki öğrenci okula devam ediyor, bir yaşlı sobasını yakıyor.
Ve kimse alkış beklemiyor.

İşte o zaman cami taş olmaktan çıkar, nabız atmaya başlar.

Dedim ki:
“Biz büyük projeler peşinde değiliz.
Bir mahallenin yükünü hafifletmek, dünyayı kurtarmak değildir.
Ama bir insanın duasını almak, bazen dünyadan daha büyüktür.”

Sonra en sade cümleyi kurdum:
“Cami, yan yana saf tutmayı öğretiyor bize.
Belki artık omuz omuza sorumluluk almayı da öğrenmeliyiz.”

Ve belki de mesele şu:
Kimse hutbede bunları söylemiyor diye beklememek…
İlk adımı atmak.
İlk kapıyı çalmak.
İlk ‘Ben yardım ederim’ diyen olmak.

Çünkü bazen bir mahalleyi değiştiren şey,
Kürsüden gelen bir ses değil,
Safın içinden çıkan bir yürektir.