Nükleer santraller, Çernobil faciası ve komşumuz Ermenistan… Bu üç konu üzerinden Türkiye’nin nükleer enerji meselesine farklı bir pencereden bakmak istiyorum.

Belki genç kuşakların bir kısmı Çernobil faciasını yeterince bilmiyordur. Bu nedenle önce kısaca hatırlayalım.

Çernobil’in radyasyonu Karadeniz’e kadar ulaştı...
26 Nisan 1986’da, o dönem Sovyetler Birliği sınırları içinde bulunan Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı reaktöründe meydana gelen kaza, tarihin en büyük nükleer felaketlerinden biri oldu.
Atmosfere yayılan radyoaktif maddeler, rüzgârlarla geniş coğrafyalara taşındı. Yağışlarla birlikte farklı bölgelere ulaştı; Türkiye de bu felaketin etkilerinden payını aldı.
Özellikle Karadeniz Bölgesi’nde çay ve fındık başta olmak üzere tarım ürünleri üzerindeki radyasyon tartışmaları hafızalara kazındı. Felaketin çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkileri uzun yıllar gündemde kaldı...

Çernobil hakkında kaynaklarda sayfalarca bilgi bulunabilir... Ancak,
Benim üzerinde durmak istediğim kazanın teknik ayrıntılarından çok, bize düşündürdükleridir.
Çünkü benim baktığım pencereden görünen şudur: Bir yerde yaşanan felaket, sınırları aşarak başka insanların da hayatını etkileyebilir.
Belki benim doğrularım sizin doğrularınızla örtüşür, belki örtüşmez. Ama şu gerçeği göz ardı edemeyiz:
Sen de yanan ateşin dumanı, bir gün gelip beni de bulabilir.

Nükleer santral bizde olmasa ne değişir?

Türkiye’de nükleer santral kurulmasına karşı çıkanların gerekçelerini anlamak mümkün. Olası bir kazanın insan sağlığına, doğaya, tarıma ve su kaynaklarına verebileceği zararlar elbette ciddiye alınmalıdır.
Peki, Türkiye’de nükleer santral kurulmazsa bütün bu risklerden kurtulmuş olur muyuz?
Hayır.

Çernobil bunun en çarpıcı örneğidir. Felaket Türkiye sınırları dışında yaşandı; ancak etkileri sınırlarımızda kalmadı. Radyoaktif maddeler hava akımları ve yağışlarla uzak bölgelere taşınabildi.

Üstelik nükleer riskler yalnızca bizim ülkemizdeki santrallerle sınırlı değildir. Komşu ülkelerde bulunan santraller de olası bir kaza durumunda bizi etkileyebilir.
Örneğin yanı başımızda yaklaşık 10 km mesafede Ermenistan’daki Metsamor Nükleer Santrali, Türkiye açısından yakından izlenmesi gereken bir konudur.
Öyleyse soralım: Türkiye’de kurulacak santralin risklerini tartışırken çevremizdeki santralleri görmezden gelebilir miyiz?

Nimeti bir yerde, külfeti her yerde...

Eskiden milletvekili adayları köylere gider, halka vaatlerde bulunurmuş. Bir köyde, verilen sözlerden bıkan vatandaşlar adaylara şöyle sitem etmiş:

“...İç bir kahvemizi geç git. Onu bunu yapacağız hiç deme. Yapmayacak olduğunuzdan belli…
Sonra, sizin oylar sizi mebus eyler; bizim oylar bizi mahveder!
Oy anam oy, bizi mahveder…”

Bu sözler, yalnızca bir seçim sitemi değil; alınan kararların sonuçlarına katlananlarla o kararlardan yararlananlar arasındaki adaletsizliğin de ifadesidir.

Çernobil’de yaşananlar bana bu sözleri hatırlatıyor. Bir ülkede üretilen enerjinin nimetinden o ülke yararlanırken, olası bir kazanın zararları sınırları aşarak başka ülkelere de ulaşabiliyor.
Bugün Ermenistan’daki bir nükleer santralin ürettiği elektrik Türkiye’nin ihtiyacını karşılamıyor. Ancak olası bir kazanın etkileri, sınırların nerede çizildiğine bakmayabilir.
İşte asıl mesele budur:
Enerjinin kazancı bir ülkede kalabilir; kazanın bedeli ise başka ülkelerin insanlarına da ödetiliyor!

Çernobil gibi...

Çözüm yalnızca karşı çıkmak mı?
Bütün bunlardan hareketle, Türkiye’de nükleer santral kurulmasın demek tek başına yeterli bir yaklaşım mıdır?
Bence asıl mesele, yalnızca kendi ülkemizde yapılacak santrallere karşı çıkmak değil, nükleer risklerin bütün dünya için oluşturduğu tehlikeyi görmektir.
Eğer nükleer santrallerin insanlığa ve doğaya verebileceği zararlardan kaygı duyuyorsak, bu kaygımız sınırlarımızda sona ermemelidir. Komşu ülkelerdeki santrallerin güvenliği de uluslararası iş birliğiyle izlenmeli; bütün ülkeler en yüksek güvenlik standartlarını uygulamalıdır.
Dahası, insanlığı tehlikeye atmadan enerji ihtiyacını karşılayabilecek güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir kaynaklara daha fazla yönelmek gerekir.
Çünkü yalnızca kendi bahçemizi korumaya çalışıp komşunun bahçesindeki tehlikeyi görmezden gelmek, sorunu çözmez.
, küresel bir tehlikeyle yalnızca ulusal sınırlar içinde mücadele etmek eksik kalır.

Çernobil bize önemli bir gerçeği hatırlattı: Doğanın sınır kapıları yoktur. Hava akımları, yağışlar ve sular, insanın çizdiği siyasi sınırları tanımaz.
Bu nedenle nükleer enerji tartışmasını yalnızca Türkiye’de santral kurulup kurulmayacağına indirgememeliyiz. Asıl mesele, enerji ihtiyacını karşılarken insanı ve doğayı nasıl koruyacağımızdır.

Komşu bahçede yanan ateşin dumanı bizde tütebilir. Öyleyse hem ateşin güvenliğini sağlamak hem de bütün insanlığın geleceğini düşünmek zorundayız.

Nimeti bir ülkenin, külfeti bütün dünyanın olmasın!

Ya sizce?

İbrahim Coşkun
[email protected]