Bu düzen yalnızca ekonomiyi değil, insanı da öldürüyor. Umudu öğütüyor, geleceği ipotek altına alıyor.

Gençler bu ülkede hayal kurmuyor artık; kaçış planı yapıyor. Çünkü çalışarak bir şey olamayacaklarını biliyorlar. Ne kadar dürüst, ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar; karşılarında torpilli, kayırılmış, şişirilmiş bir zenginler duvarı var. Emek değil, yakınlık kazanıyor. Alın teri değil, yalakalık prim yapıyor.

Bu %5’lik kesim sadece paraya değil, dile de hâkim. Medyayı satın alıyor, algıyı yönetiyor, sömürüyü “normal” gibi gösteriyor. Yoksulluğu kader, zenginliği başarı masalı diye pazarlıyor. Aç kalan işçiye sabır telkin ederken, kendi kârı bir gün düşse feryadı basıyor. Kriz varsa halk için var; onlar için değil.

Vergi mi? Onlar için af. Borç mu? Onlar için yapılandırma. Zarar mı? Devlet ödesin. Kâr mı? Ceplere. Bu ülkenin bütçesi, bu halkın vergisi; ama sofraya oturan hep aynı yüzler. Halk kuru ekmeği bölüşürken, onlar bir dilimi bile çok görür.

Sonra utanmadan ahlaktan, milletten, dinden bahsederler. Oysa en büyük ahlaksızlık, bir toplum açken tok kalmayı normal görmektir. En büyük ihanet, milyonlar sürünürken servetine servet katmaktır. Bayrak sallamakla vatansever olunmaz; halkını ezerek zenginleşen kimse bu ülkeye ait değildir.

Gerçek beka sorunu budur ve adını koymaktan korkmamak gerekir: Bu ülke, içten içe çürütülmektedir. Güvenlik değil, adalet sorunu vardır. Dış tehdit değil, iç sömürü vardır. Ve bu düzen sürdükçe ne refah gelir ne huzur. Çünkü bir ülke, üstündeki asalak yükle yürüyemez; eninde sonunda dizlerinin üzerine çöker.