“Biz gerçekten camiye gidiyor muyuz, yoksa sadece camiye uğrayıp geri mi dönüyoruz?”

Çünkü camiye gitmek sadece kapıdan içeri girmek değildir.
Camiye gitmek, kalbin biraz daha yumuşaması demektir.
Camiye gitmek, insanın gözünün biraz daha açılması demektir.
Camiye gitmek, başkasının derdini kendi derdi gibi hissetmeye başlaması demektir.

Eğer bunların hiçbiri olmuyorsa,
biz sadece caminin zeminine basmışızdır,
ruhuna değil.

Dedim ki:

“Allah bize her hafta aynı hatırlatmayı yapıyor.
Aynı ezan, aynı saf, aynı secde…
Belki de soruyor:

‘Bu kadar tekrarın sonunda
kalbinizde ne değişti?’”

Çünkü ibadet, alışkanlığa dönüşürse insanı uyutur.
Ama farkındalığa dönüşürse insanı uyandırır.

Belki de en büyük problemimiz budur:
Uyandığımızı sanıyoruz ama aslında alışmış durumdayız.

Sonra şunu söyledim:

“Bir mahallede insanlar birbirinin adını bilmiyorsa,
o mahallede cami vardır ama cemaat yoktur.

Bir camide insanlar birbirinin derdini bilmiyorsa,
orada saf vardır ama kardeşlik yoktur.”

Kardeşlik aynı kıbleye dönmekle başlar,
ama aynı kalbe dönmekle tamamlanır.

Ve en sonunda şu cümleyi söyledim:

“Cami, insanın Allah’a en yakın olduğu yer olabilir.
Ama insanın insana en yakın olmadığı bir yerde
o yakınlık eksik kalır.”

Çünkü din, göğe bakarken yere bakmayı unutmamaktır.

Ve belki de bütün bu sözlerin özü şudur:

Cuma günü camiden çıkarken
yanımızdaki insanı sadece bir cemaat üyesi olarak değil,
bir emanet olarak görmek.

Belki Allah bize her hafta aynı insanları onun için gösteriyor.

Belki de bir mahallenin kaderi
o insanların birbirini gerçekten görmeye başladığı gün değişecek.

İşte o gün…

Hutbe kısa olacak,
ama hayat uzun bir iyiliğe dönüşecek.