Kalp attığında hayat değişir dedim ya… Aslında mesele tam da budur.
Bir mahallede kalp atıyorsa insanlar birbirini fark eder.
Biri düştüğünde öteki el uzatır.
Biri sessiz kaldığında diğeri anlar.
Çünkü kalp sadece kan pompalamaz; merhamet de üretir.
Ama kalp yorulursa…
İnsanlar birbirine bakar ama görmez.
Duyar ama işitmez.
Selam verir ama tanımaz.
Dedim ki:
“Belki de Allah bize camiyi bunun için verdi.
İnsanlar birbirini unuttuğunda tekrar hatırlasın diye.
Birbirinden uzaklaştığında tekrar yakınlaşsın diye.”
Cami, insanları sadece kıbleye döndürmez.
İnsanları birbirine döndürür.
Ama biz bazen sadece kıbleye döndük,
birbirimize dönmeyi unuttuk.
Sonra şöyle söyledim:
“Bir gün gerçekten camiden çıkan insanlar
sokakta yürürken birbirine daha dikkatli bakarsa…
Bir esnafın yüzündeki sıkıntıyı fark ederse…
Bir öğrencinin gözündeki endişeyi anlarsa…
Bir yaşlının kapısındaki sessizliği hissederse…”
İşte o gün hutbe yerini bulmuş demektir.
Çünkü hutbenin amacı bilgi vermek değildir sadece.
Hutbenin amacı kalbi uyandırmaktır.
Ve uyanmış bir kalp
bin hutbeden daha güçlüdür.
Sonra en sade ama en ağır cümleyi söyledim:
“Din, sadece doğruyu bilmek değildir.
Doğruyu görünce harekete geçmektir.”
Eğer gördüğümüz halde susuyorsak,
duyduğumuz halde bekliyorsak,
bildiğimiz halde yapmıyorsak…
Sorun hutbede değildir.
Sorun bizdedir.
Ve şimdi belki de en gerçek söz şudur:
Bir gün caminin kapısından çıkarken
yanınızdaki insana şöyle bakarsanız:
“Bu insan bana emanet olabilir.”
İşte o an
bir mahalle değişmeye başlar.
Çünkü bazen bir toplumu değiştiren şey
büyük kararlar değil…
Bir insanın
başka bir insanı
gerçekten görmeye başlamasıdır.